Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu

(Arka Kapak Dergisi, Sayı 13, Ekim 2016, s.36-41)





"BİR FİKRİ SAVUNMAK KOLAY, BİR FİKRE SAHİP OLMAK ZOR..."


Söyleşi: Yunus Emre Tozal, M.Ali Çalışkan, Ekrem Sakar.


Geçmişte insanlara yol ve yön gösterenler filozoflar, âlimler, sanatçılar veya din âlimleriydi. Meşgul oldukları şeylere binaen farklı bir konumları vardı. Şimdi bunların hiçbiri olmayan ama 'aydın' olan tipler var. Bugün aydın dediğimiz kişiler, kanaat önderliği yapmak ayrıcalığını nereden alıyorlar? Yaşadığımız çağda aydını nasıl tanımlayacağız?

Sorunuzda kullandığınız 'geçmişte' sözcüğü yanıtı da içinde taşıyor. Kısaca toplumsal örgütlenmenin tarihsel gelişimi o toplum içindeki bilginin üretimi, üreten kişinin kimliği, üreten kurumlar, denetlenmesi, yayılması, vb... Ancak tüm bu hâricî etmenler yanında en merkezde bulunan bilginin amacı... Kadîm kültürlerde tüm farklılıklara karşın amaç hep dışarıda, ufukta bir yerlerdeydi; içeriği kültürden kültüre değişse de kısaca buna 'hakikat arayışı' diyebilirsiniz. Bunun ayrıntılarını konuşmak şüphesiz bu söyleşinin sınırlarını aşar. Ancak, modern bilgi, özellikle Fransa'daki aydınlanma hareketinden sonra 'politize' olmuş ve sanayi devrimiyle birlikte, Marx'ın deyişiyle, içeriği ne olursa olsun 'emperyal bir form' kazanmıştır. Bu şekildeki bir bilgiyi de 'aydın' denilen kişi üretir, taşır ve kullanır ki, gücünün sınırlarını ve etkisini de temsil ettiği politik güç belirler. Bu çerçevede aydın, hâkim politik gücün bilgiye ilişkin manipülatif bir temsilcisidir, bir râhibidir. Açıktır ki aydın birinci dereceden bilgi üretmez; bu bilgiyi yine günümüzde de filozof, bilgin, sanatkâr ve din bilginleri üretiyor; ancak bu bilgi türlerinin hâkim politik güç adına yorum ve kullanımını aydın üstleniyor; bu nedenle aydın, modern sarayın bir palyaçosudur; şarlatanıdır. Bu konuda, Papersense Yayınları’ndan çıkan Soruların Peşinde adlı kitabımızdaki bir söyleşide de dediğimiz gibi, aydın "düşünen değil, vazifesini yapan; bir fikre sahip olan değil bir fikri savunan kişidir. [s. 194]" Özeti şudur, aydın, uluslararası güçler ya da onların temsilcisi olan ulus devletlerin, filozofların, bilginlerin, sanatkârların ve din bilginlerinin ürettiği bilgiyi manipüle eden politik bir fonksiyonudur; değeri ve etkisi de bu fonksiyonun gücüyle ve başarısıyla doğru orantılıdır. 

Cumhuriyet dönemi aydın tipinin en büyük sorununun doğu-batı arasında kalmak olduğu söyleniyor. Peyami Safa’dan Halit Ziya Uşaklıgil’e, Ömer Seyfettin’den Tanpınar’a birçok yazarımız, hikâye ve romanlarında bu arada kalmışlığı konu edindiler. Gerçekten bir arada kalmışlık var mıdır? Varsa bu aydınlara mı özgüdür? Arada kalmamak için taraf seçmek ya da terkibe gitmek gibi bir yöntem mi uygulanmalıdır?

Kadîm bir ilkedir: "Güç, kendini buyurur." Bu buyruk, âmir olmak zorunda değildir; 'taklit' ile de itaat edilir çünkü taklit, bilincin eşlik etmediği bir itaat türüdür. Tarihe bakıldığında bu tespitin çok az istisnası olduğu görülür; çünkü bunun için çok ama çok güçlü bir iradeye sahip olunması gerekir. Buradaki gücü sadece askerî-siyâsî güç olarak görmemek gerekir; bundan daha önemlisi 'açıklama', 'çözümleme' ve 'anlama/anlamlandırma' gücüne sahip kültürel modeller, şemalardır. Elbette askerî-siyâsî gücün eşlik ettiği kültürel modellerin etkisi daha şiddetli ve sürekli olur... Romalıların Yunanlıları ya da Hunların, Romalıları taklit etmesi. Hıristiyan Avrupa'nın İslâm'a ya da Osmanlı münevverlerinin ve Cumhuriyet aydınlarının Batı'ya öykünmesi... Burada parçalı değil de bütüncül bakmakta fayda var. Bilginin toplumsal bir oryantasyonu söz konusudur çünkü... O kadar ki, kendi kurumlarını, değerlerini üretir hatta kendi bile bir değer hâline gelir. O açıdan bilgideki basitçe bir değişiklik ilk bakışta anlaşılmazsa da kültürde pek çok kılcal damarı rahatsız eder. Fazla ayrıntıya girmeye gerek yok "Sayı nedir?" sorusuna verilecek farklı bir yanıt bile, top yekun bilginin toplumsal oryantasyonunda yeninden bir düzenlemeyi gerektirir. Buna verilecek temsil gücü en yüksek örnek Yunânî sayı tanımı yerine Türkistânî sayı tanımının ikâme edilmesiyle hem bununla hem de bu konuyla ilgili diğer yapılarda pek çok kabulün açığa düşmesidir.

İmdi, Osmanlı münevveri ve Cumhuriyet aydını geçmişten mirâs aldığı açıklama, çözümleme ve anlama/anlamlandırma şemalarının, modellerinin yetersizliğini, tarih boyunca ilişkide olduğu Batı-Avrupa kültüründe yeni üretilmiş modeller ve şemalar ile mukayese edince gördü; özellikle bu modellerin askerî-siyâsî etkilerini şiddetli bir biçimde hissetti, hatta bir bekâ sorunu ile karşılaştı; bekâ-i devlet ve bekâ-i millet... Tüm bu gelişmeler son derece insanîdir... Hem şemaların yetersizliğini görüp eskileri tamamen terk edip yeni şemaları bir an evvel ithal etmek isteyenler; hem bir süreç içinde geçmeyi düşünenler; hem kendi kültürel değerlerini dikkate alıp yeni yerli şema üretmek isteyenler; hem de hiç bir şey yokmuş gibi eski açıklama, çözümleme ve anlama şemaları içinde yaşamını sürdürmek isteyenler... Ve elbette tüm bu istekler arasındaki eleştiriler, müzâkereler hatta çatışmalar... Gayet doğal ve beşerî bir durumdan bahsediyoruz. Elbette bu geçmişte hem ulaşım hem iletişim hem de beşerî ve toplumsal bilimlerdeki yetersizlikler nedeniyle daha sert ve acımasızdı; ancak günümüzde varlığı devam etmekle birlikte daha yumuşak bir şekil aldı; gelecekte, inanıyorum ki, daha da yumuşayacaktır.



AŞAĞIDAKİ BAĞLANTIDAN RÖPORTAJIN DEVAMINI OKUYABİLİR VEYA RÖPORTAJI İNDİREBİLİRSİNİZ:



Hiç yorum yok :