İmam Gazali ile "İlim Macerası" Üzerine

(İmam Gazali ile İlim Hayatına Dair Hayali Röportaj; dunyabizim.com; 23.11.2017)



-->
Büyük Selçuklu devrinin büyük alimi, düşünürü, müderrisi ve mutasavvıfı olup sadece İslam dünyasında değil, dünya tarihinde de önemli bir yeri olan İmam Gazzalî, insanları doğru yola çağırmakla kalmamış, aynı zamanda Müslümanların içinde zuhur eden çeşitli hastalıklara savaş açmış büyük bir bilgindir. İslam düşünce tarihine tesirini ve arkasında bıraktığı onca eseri görünce, nasıl bir ilim hayatı olduğunu merak etmemek elde değil. Biz de kendilerine bu konuda birkaç soru sorduk.

(Bu “hayalî” röportaj metni, İmam Gazzalî'nin “el-Munkız mine'd-Dalâl” adlı kitabından iktibaslar yapılarak oluşturulmuştur.)

Efendim, hayatınıza dair kitaplar kelam iminden faydalandığınızı, İmam tanıdıkları bir kimseyi taklit edenlerin gittikleri yolları ve felsefe mesleklerini tetkik ettiğinizi anlatıyorlar. Nihayetinde de kendiniz için de uygun bulduğunuz tasavvuf tarikını benimsemişsiniz. Bunlar hakkında kısaca ne buyurursunuz?

Saydığınız yollarla haikate ulaşmaya çalışan dört sınıf vardır. Birinci sınıf Kelam ilmi alimleridir. Bunlar rey ve istidlal sagibi olduklarını iddia ederler. İkinci sınıf Batınîlerdir; onlar da hakikatleri İmam-ı Masum'dan öğrendiklerini söylerler. Üçüncü sınıf fesefecilerdir; bunlar da mantık ve bürhan erbabı oldukları iddiasındadırlar. Dördüncü sınıf ise mutasavvıflardır ki bunlar da Tanrının huzurunda bulunduklarını, müşahede ve keşif ashabından olduklarını iddia ederler. Ben de kendi kendime dedim ki hakikat bu dört mesleğin dışında kalamaz. Önce Kelam ilmini, sonra felsefe yolunu, daha sonra batınîlerin talimatını ve en son tasavvuf mezhebini işte bundan inceledim.

Hayatınız boyunca türlü dinî meslek ve yollar içinde hakkı bulup çıkarmak için çok zahmetler çektiniz. Sizi ömrünüz boyunca arayışlara ve incelemelere iten şey neydi?

İnsanların muhtelif din ve milletlere ayrılması, bir ümmetin yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhepler meydana getirmesi derin bir denizdir ki çokları içinde boğulmuş, pek az kimseler ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse, kurtulan kendi fırkası olduğunu zanneder. Bütün sözleri hakikat olan yüce Peygamber de "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinde necat bulan yalnız bir tanedir" manasındaki hadis-i şeriflerinde bize haber vermiştir. O büyük Peygamberin olacağını haber verdiği şey tahakkuk etti.

Gençliğimin ilk devresinden itibaren, yirmi yaşına girmeden evvel, büluğa yaklaştığım zamandan bugüne kadar - ki yaşım şimdi elliyi geçmiştir - bu derin denizin dalgalarıyla mücadele ediyorum. Cesaret derinliklerine dalıyorum. Korkak ve çekingen değilim. Bütün karanlık durumlarla uğraşıyorum. Her güçlüğü yenmeye çalışıyorum. Her uçurumu atlamaya gayret ediyorum. Her fırkanın itikadını araştırıyorum. Her taifenin mezhebine ait sırları meydana koymaya çabalıyorum. Hangisi hak, hangisi batıl, hangisi Peygamberin sünnetine uygun, hangisi bidat üzerine kurulmuş anlamak istiyorum. Bir batınînin içindekini ve bir zahirînin gittiği yolun neden ibaret olduğunu öğremeyi dilerim. Bir Kelam aliminin fikrinin ne olduğunu ve ne için mücadele ettiğini tetkik ederim. Bir mutasavvıfın iç temizliğine nasıl eriştiğinin sırrına vakıf olmayı çok isterim. Bir abidin ibadetinin ona ne sağladığını incelerim. Keza Allah'ı inkar eden bir zındıkın bu inkara cüret etmesinin sebeplerini araştırırım. Gençliğimin başlangıcından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak fıtrî bir âdetimdir. Allah tarafından yaratılışımda yer etmiştir. Bunda benim ihtiyar ve arzumun tesiri yoktur.

Bu bahsettiğiniz susamışlığın nasıl farkına vardınız? Nihai olarak ulaşmak istediğiniz şey hakikatin bilgisi miydi?

Çocukluk devrine yakın bir zamanda göreneğe dayanan akidelerden azade kaldım. Çünkü gördüm ki daima hıristiyan çocukları hıristiyan olarak, yahudi çocukları yahudi olarak, müslüman çocukları da müslüman olarak yetişiyorlar. Tanrı elçisinden rivayet olunan şu manada bir hadis işittim: "Her doğan çocuk müslüman yaradılışı üzere dünyaya gelir. Sonra ana babası onu yahudi yapar, hıristiyan yapar, mecusi yapar". Asıl yaradılışın hakikati ile ana babayı, öğretmenleri taklit etmek dolayısıyla arız olan akidelerin hakikatini araştırmayı arzu ettm. Telkin ile başlayan, hangisi hak ve hangisi batıl olduğunda birçok ihtilaflar vuku bulan bu taklitleri ayırmak istedim. Evvela kendi kendime dedim ki benim maksadım işlerin hakikatlerini anlamak ve bilmektir. O halde bilgi nedir? Bunun hakikatini araştırmak icap eder. Nhayet anladım ki yakîn raddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek derecede anlaşılmış olması gerektir. Bunda yanılmış olmak ve vehme kapılmak ihtimali olmaz. Hatadan emin olmak için bilgi dediğimiz şey o kadar kuvvetli olmalıdır ki mesela ben 10 sayısının 3 sayısından büyük olduğunu bildiğim halde birisi bana "hayır, 3 sayısı 10'dan daha büyüktür. Sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim" dese ve dediğini yapsa, ben de bunu görsem, bu yüzden bilgimden bir şüphe duymam. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. İşte bu tarzda bilmediğim ve yakîn hasıl etmediğim hiçbir bilgiyi itimada şayan bulmadım.

O zamana kadar bildiklerinizi de gözden geçirdiniz sanırım.

Evet. Gördüm ki bende hissiyat (beş duyu ile algılanabilir bilgiler) ve zaruriyat (delil aramaya hacet bırakmayan apaçık bilgiler, 2'nin yarısı 1'dir gibi) haricinde böyle bir bilgi yok. Öyle ise ilkin bu bilgileri inceleyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım. Acaba mahsusata (beş duyu ile algılanabilri şeyler) olan güvenim ve zaruriyattan emin olmam, taklide dayanan eski bilgilerimle birçok kimselerin ispata dayanan bilgilerindeki emniyet cinsinden midir? Yoksa bu emniyet hakiate uygun, yanılmak ihtimalinden uzak bir şey midir? Çok ciddi gayretle mahsusat ve zaruriyat üzerinde düşünmeye, bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramaya başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan sonra mahsusatta hata olmayacağına emin olmayı nefsim kabul etmedi. İçimden bir ses diyordu ki "Mahsusata nasıl güvenilebilir? Bunların en kuvvetlisi görme duyusudur. Gölgeye bakar, onu hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet sonra tecrübe ve gözlem ile anlar ki hareket ediiyor ama birdenbire olmayıp yavaş yavaş oluyor. Keza yıldıza bakınca onu bir altın lira büyüklüğünde görür; halbuki onun daha büyük olduğunu biliyoruz." Mahsusata olan güvenim gitti. O halde aklî bilgilerden başka itimada değer birşey kalmadı. Fakat aklî bilgilere olan itimadımın da bozulmayacağına nasıl emin olabilirdim? Mesela uykuda birtakım şeylerin varlığına inanıyorum ve hiçbir şüpheye düşmüyorum ama aslında hiçbirinin aslı yok. Bu vesveseler kalbimde yer etti ve safsata mezhebine saplandım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyordum. Nihayet Cenab-ı Hak beni o hastalıktan kurtardı.

Bir ara Bağdat'ta birçok talebeye ders verdiniz, sonra bundan feragat ettiniz ve Nişabur'a dönüp tekrar ilim yaymaya başladınız. Tedrisi terk ettikten sonra tekrar başlama sebebiniz neydi?

On seneye yakın bir zaman içinde halk arasına karışmadım, yalnız yaşamaya devam ettim. Bu müddet esnasında sayamayacağım birçok sebepten dolayı hem zevkle, hem aklî delil ile hem de imandan ileri gelen kabul ile zarurî olarak bana zahir oldu ki insan bedenden ve kalpten halkolunmuştur. Kalpten maksadım Allah'ı tanımaya mahsus bir yer olan ruhun hakikatidir; yoksa ölülerle ve hayvanlarla müşterek olduğu et ve kan değildir. Bir takım meseleleri halkın arasına karışmayarak, yalnız yaşadığım süreç esnasında adeta müşahede eder gibi zarurî bir tarzda anladım.

Ne tür meseleler?

Nübüvvetin kabul ettiği şeylerle amel etmekte halkın itikadının zaafa uğraması gibi meseleler. Bu iman zayıflığının sebeplerini araştırdım. Sonra bir süre de halkı gözden geçirdim. Şeriatın emirlerini yerine getirmekte kusur edenden sebep sordum. Şüphesini açıklamasını istedim. "İmanın varsa orası için hazırlıkta bulunmayıp onu dünya karşılığında satıyorsan bu, hamakattir. Ahirete inanmıyorsan kafirsin demektir" diyordum. Kendi kendime "yalnız yaşamak, halk arasına karışmamak ne işe yarar? Hastalık salgın halini almış, tabipler bile hastalığa yakalanmış ve halk helak olmak üzeredir" diyordum.

Halkın arasına tekrar karışmaya nasıl karar verdiniz?

Cenab-ı Hakk'ın takdiriyle zamanın padişahı olan Mehmed Gıyaseddin dışarıdan bir tesir olmaksızın içinde bir arzu duydu ve bu fetreti kaldırmak için Nişabur'a hareket etmemi emretti. Bu emir o kadar kesin idi ki muhalefete ısrar etseydim, onun kalbini kırmış olacaktım. Köşede oturma ruhsatının artık zaafa uğradığını düşündüm. Tembellik, istirahat, nefsimi aziz tutmak, onu halkın ezasından muhafaza etmek gibi şeyleri halktan ayrı yaşamakta devam etmeye sebep göstermek layık değil. Halkın cefasına katlanmanın güçlüğü, nefse ruhsat vesilesi olmaz. Nitekim Rabbü'l-alemin buyuruyor: "İnsanlar, (sadece) 'İman ettik' diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebut-2) Bu mesele hakkında kalp ve müşahede erbabından, yani mutasavvıflardan bir cemaatle istişarede bulundum. Hepsi artık halk içine karışmak, köşeyi terk etmek lazım geldiğini söylediler.

İlim neşirlerine döndünüz o halde.

Evet döndüm ama bende hakiki manasıyla bir dönme olmadı çünkü eski halime dönmedim. "Dönmek" yeniden eski hale girmek demektir. Eskiden insana mevki kazandıran ilmi yayıyordum. Sözümle, amelimle o ilme davet ediyordum. Maksadım, niyetim mevki ve şeref kazanmaktı. Fakat sonra insana bunları terk ettiren, rütbeden uzaklaşmayı öğreten ilme davet etmeye başladım. Niyetim ve arzum buydu. Bu halim Allahın malumudur. Ben hareket etmedim, Allah beni harekete getirdi. Ben birşey yapmadım, o bana yaptırdı.